Bugün 20 Ekim 2020 Salı
  • Viyana11 °C
  • Graz10 °C
  • Salzburg8 °C
  • Linz8 °C
  • Innsbruck7 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    484,322
    %0.00
  • Dolar
    7,8800
    %0.08
  • Euro
    9,2849
    %0.62

Adem Çay

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Adem Çay

12 EYLÜL

15 Eylül 2020 Salı 19:57

Netekim benim de bir 12 Eylül yazım olmasın mı? Başlıyoruz.
Allah’a şükürler olsun ki gecenin bir yarısında salalarla uyanıp bet bir sesten ‘Ordu yönetime el koymuştur’ cümlesini işitip, akabinde marşlar eşliğinde ‘acaba ne olacak’ diye başımızı yastığa koymadık. Böyle bir şeyi yakın tarihte denemeye kalkanlara milletçe ‘Ordu kışlada güzeldir’ dedik. Şimdi sondan başa gidelim.
Ordular, tarihin ilk dönemlerinden günümüze kadar saygınlığını muhafaza etmiştir. Özellikle modern devletlerin, tarihin sahnesine gölgesinin yeni yeni düştüğü 19.asırlarda ordunun önemi daha da ön plana çıkmaya başlamıştır. Devletlerin idaresinde bulunanlar da öncelikli olarak ordunun modernleştirilmesine yatırım yapmışlardır. Osmanlı modernleşmesi özelinde konuya yaklaştığımızda da benzer durumun geçerliliği söz konusudur.
III.Selim ve II.Mahmut dönemlerinde yapılan ıslahat hareketlerinin ağırlıklı olarak askeriye üzerine yoğunlaştığını görüyoruz. Yani, askerin sırtının pek, karnının tok olmasına her zaman özen gösterilmiştir. Aynı asker daha Osmanlının ilk dönemlerinden itibaren belli dönemlerde merkez idare ile boy ölçüşmeye kalkışsa da çok çoğu zaman boyunun ölçüsünü almıştır.
Yeni bir devlet kurmanın gururunu taşıyan silahlı kuvvetlerimiz her zaman kendisini ülkenin mutlak koruyucusu olarak görmüş ve her durumdan vazife çıkararak kışlasından çıkma geleneğini sürdürmüştür. Oysaki Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün, İttihat ve Terakki’nin 1909 Selanik kongresindeki meşhur konuşması; ordu-siyaset dengesinin nasıl olması gerektiğini çok güzel anlatmıştı. O konuşmayı dinleyen ve ayakta alkışlayan kadro buradaki konuşmalara bağlı kalmıştır.
1950’de Türkiye’nin NATO’ ya girmesiyle ordumuzun genleriyle oynanmıştır. Bir yıl öncesinde de (1949) Amerika ile imzalan Fulbrigt Anlaşmasıyla da devletimizin eğitim politikaları kontrolümüzden çıkmıştır. Böylece seyfiye ve kalemiye büyük oranda ABD’nin kontrolüne girmiştir. Benzer durum özellikle geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerde de yaşanmıştır. O zamanki anlayışa göre iki kutuplu bir dünya da tarafsız olmak bertaraf olmak demekti ve dünya ülkeleri kazanan ata oynamak istediler ve yönlerini okyanus ötesine çevirdiler. Güneşin kızıllığında, (Rusya) özgürlük anıtının (ABD) gölgelenmenin elbette bir bedeli olacaktı. Bu bedel askeri ve eğitim adı altında yavaş yavaş kendin olmaktan uzaklaşmak demekti. ABD kaptan köşküne oturmasa da onun orada bir koltuğunun olması demekti. NATO’nun kurulması sonrasında sadece 1960- 1970 yılları arasında dünyada 93 darbenin olması bir tesadüf olamaz.
Pandora’nın kutusu bizim ülkemizde de 1960 da açıldı. Ardından 1971, 1980, 1997, 2007, 2016 darbelerini yaşadık. Bu darbelerin hiçbirisini tasvip etmiyorum. Hükümetlerin yanlışları olabilir mi? Elbette olur. Ama bu durum askerin postallarını giyip kışladan çıkmasını, namlulularını halka ve meclise doğrultmasını gerektirmez. Asker kışlada ve sınırlarda vatan toprağını korurken güzel. Bakınız Ahmet Taner Kışlalı’nın mükemmel eseri ‘’Siyaset Bilimi’’ kitabında şöyle bir cümle var:’’ Yaşlı bir Moğol bilgesi Cengiz Han’a şöyle demişti:’’Bütün fetihlerinizi at üstünde yaptınız ama ayağınızı yere basmadan oraları yönetebilir misiniz’’? Aynı kitapta Napolyon’un şu sözüne de yer verilmiştir: ‘’Ben ülkeyi bir general olarak yönetmiyorum, halk benim ülkeyi yönetecek sivil niteliklere sahip olduğuma inandığı için yönetiyorum’’. Mattei Dogan’a göre Napolyon bu gerçeği unutup da kılıcını eline yeniden aldığı zaman kaybetti.

Büyük Selçuklu veziri Nizam’ül Mülk’ün çağlar ötesine sözünü burada hatırlatmakta fayda var: ’Ülkeyi kılıçla fethedersin ancak kalemle elde tutarsın’. Beni yıllardır içten içe üzen şey de 1950 sonrası kılıcımızın(seyfiye) ve kalemimizin (kalemiye) yüzde yüz bizim olmaması.
Darbe sonrasında siyasi oluşumlar meşruiyetlerini sürdürmek için darbenin asıl mağdurlarının kendileri olduğunu, darbenin kendilerinin yükselişini engellemek için yapıldığını iddia ediyorlar. Doğruluk payları vardır saygı duyarım. Kanaatimce Türkiye’de darbeler partilerin yükselişinin önüne geçmek için değil; bu topraklarda oluşacak bir demokrasi kültürünün oluşmasının önüne geçmek için yaptırılır. Yönünüzü özgürlük anıtından çevirmeyin diye yaptırılır.
Bu yazı dolayısıyla, darbe sonrasında idam edilen, işkencelerde ölen tüm vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet dilerim.
Demokrasi yolunda isterim ki seçim sandıkları asker postalları altında çiğnenip millet iradesi hiçe sayılmasın. 

Bu yazı toplam 1698 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2017 Son Nokta | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : +43 660 8358268 / Faks : | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA